15 Temmuz 2016.
Son olarak 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ardından gelen kuşağın herhalde unutamayacağı tarih. Sosyal medya ve televizyonlar aracılığıyla ilk kez bir darbe girişimini evlerden an ve an canlı takip ettiğimiz kara gün.
İlk olarak İstanbul'da köprülere ve bazı stratejik noktalara konuşlandırılan tanklar ve askerler, olayı anlama çabamız, merakımız, "acaba!" diye aklımızdan geçirdiğimiz "yoksa darbe mi" soruları. Tarihi görüntüler, tarihi anlar, şehirlere yağan bombalar, büyük acılar ve travmalar. Sonuç olarak 15 Temmuz ve 16 Temmuz tarihi bizim kuşağın düşük profilli 12 Eylül'ü sanırım.
Yaşananları sabah saatlerine kadar detay kaçırmaksızın takip etmeye çalıştım. İstanbul'un köprülerinde mahsur kalan arkadaşlarım, sağlıklı bir haber duyabilmek, olan biteni anlayabilmek için arayan dostlarım... Herkes gibi biz de olan biteni çözmeye çalışıyoruz tabi. Basılan televizyonlar, darbe metninin okunması, skype ile halka açıklama yapan devlet yetkilileri... Zaman zaman telaşlarını, korkularını yüzlerinden çok rahat okumak mümkün. Onlar da bilmiyor gibiler! Senaryo diyenler, büyük oyunu görenler, gitsin de nasıl giderse gitsin diye içten içe darbeye saf tutanlar.
Meclis vuruluyor yahu! İnsanlar jetlerin ağır silahlarıyla paramparça oluyor. Yüzlerce ölü var. Felaket bir şey bu! Ama öyle kanıksamış durumdayız ki... Sanırım sıradan bir Ortadoğu ülkesini bile geride bıraktık. Köprüde vahşice katledilen 20 yaşındaki asker kameralara yansıyor. Tek suçları bedelli askerlikten yararlanamamak olsa gerek! Ardından köprüde halkını tarayan asker görüntüleri! Katleden canileri tanıyorum diyorsun, Suriye'den tanıyorum, Işid'lilere benziyor diyorsun. Fakat burası İstanbul! Biz ne ara böyle yamyam bir millet haline geldik?
Acayip bir gece.
Aktörü olmadığımız bir oyunda bir kez daha kaybetmeye mahkum bir nesiliz. Ne kadar apolitize olmuş kitle varsa, onları bile bu akıl tutulmalarıyla dolu sığ siyasi gerilimin içerisine çekmeye başaran bir dönemdeyiz. Kaçamıyorsun... Bir türlü kendini kurtaramıyorsun. Ölümün soğuk yüzünü de hissediyorsun taraf olmak baskısını da. Zaten her şeyin kötü gittiği bir dönemde belki de "bertaraf" olmamak için bir tarafa saf tutmayı zorunlu görüyorsun. Sonunda kahraman da ilan edilebilirsin, vatan haini de.
Bir de diğer tarafta yaşanan büyük toplumsal travmaya rağmen sanki İstiklal Mücadelesini kazanmış gibi bir gururla bir araya gelenler, bu kalabalığa siyasi şovunu sergileyenler var... Hangi birine şaşıracağını bilemiyorsun ki. Bunun da fazla üzerinde duramıyorsun ama miden tutuluyor biraz daha.
Darbelerin her türlüsü kötüdür.
Hepimize geçmiş olsun.
16 Temmuz 2016 Cumartesi
24 Haziran 2016 Cuma
Bir boşluk ki nasıl Kazım'sız dolsun?

Orada biri vardı, yürüyüşü bile farklı olan. O sendin. Bize güzel şeylerden bahsettin. Seni çok sevdik. Ve dile kolay, ardından 11 yıl geçti.
Sesine hasret, gitarına hasret... Duruşuna, gülüşüne hasret... Sen nereye gittin de anıyoruz seni? 11 Kazım'sız yıl, öyle mi? Şairin dediği gibi, "Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman." Akmaya da devam ediyor. Yeryüzünde kaç ölüm böylesi üzebilir bizi? Fakat sen de biliyorsun ki halen dünyada bir yerlerdesin. 44 yaşında güzel bir adamsın. Her gülüşte aklımızda, her isyanda sıkılı yumruğumuzdasın. Her güzel şarkıda sesini aradığımız ve nerede bir zamansız ölüme denk gelsek kahroluşumuzsun.
Anlatacak daha nice hikayelerin, söyleyecek şarkıların vardı. Ve bilmezdik bir gün o şarkıları senin için söyleyeceğimizi. Senden önce Karadeniz müziğini anlatamıyorduk bile. Soytarıların tekelindeki Karadeniz müziği piyasa uğruna hızla yozlaştırılıyordu. Sen çıktın ve Lazca'yı, Hemşince'yi, Gürcüce'yi; Kuzey'in o güzel ezgisini, kültürünü sevdirdin, "İşte Karadeniz müziği" dedin/dedirttin. Ve işte yine bir 25 Haziran yıl dönümünde, özlemin fazlasıyla sıkıştırmışken bizi, şarkılarını dinliyor ve çaresizce şu soruyu soruyoruz yeniden; İyiler hep mi önce gitmek zorunda? Bu nasıl bir iğrenç gelenek, nasıl adi bir komplodur!
25 Haziran 2005
Ölüm, adın kalleş olsun!
Ve Çernobil... Ve o aptal bürokratlar... Sizleri nasıl unuturuz? Hala sıkılı yumruğumuzda, sıkılı dişlerimizdedir size nefretimiz. Dalıp gitmelerimizdeki öfke nöbetlerimizde boğarız sizi. Kötüler yaşadı, iyiler öldü bir kez daha öyle mi? Nasıl kabullenelim?
En son Karadeniz Sahil Yolu için mücadele vermişti Kazım. Doğal plajların oluşumu için binlerce yıl gerekirken, Karadeniz'e bu nankörlüğü yapmayalım demişti. Mücadelen ışık oldu halklara. Bazı şeyler değişti. Bazı şeyler daha kötüye gitti yokluğunda. İyi mi oldu kötü mü bilmiyoruz ama duruşunla milyonlara örnek oldun, umut oldun. Şimdi yaşasaydı belki daha çok kahrolacaktı Karadeniz'deki HES istilası ya da Yeşil Yol projeleri veya doğaya karşı madencilik ayıpları karşısında... Daha çok kahrolmana göz yumabilir miydik?
Memleketimden çıkan en düzgün adam. Seni daha hangi güzel sözcükle anabilir, tanımlayabiliriz? Şarkılarla geçtin aramızdan. Aşk olsun sana ve seni bizden biraz biraz koparan her ne varsa. Toprağın yüzü söz konusu sen olunca soğuk çıkmadı. Unutulmadın, unutulmayacaksın da. Mücadelen yaşıyor, nefes alıyor. Kulağa gelen her tınında yeryüzüne biraz daha yaklaşıyorsun. Tam da aramızdasın Cumaşkimi,
Skani gza vorert.
Kazım Koyuncu.
#KazımKoyuncu
3 Haziran 2016 Cuma
3 Haziran 63 / Nazım'a özlemle
"üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
'mutlu aşk yoktur'
bilirsin..."
Diyordu Turgut Uyar "Sibernetik"inde; "mutlu aşk yoktur."
Nazım Hikmet ise karısı Piraye'ye şöyle yazıyordu mektuplarının birinde: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin’in inkılâbı ve inkılâbın Marx’ı sevdiği kadar..."
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
'mutlu aşk yoktur'
bilirsin..."
Diyordu Turgut Uyar "Sibernetik"inde; "mutlu aşk yoktur."
Nazım Hikmet ise karısı Piraye'ye şöyle yazıyordu mektuplarının birinde: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin’in inkılâbı ve inkılâbın Marx’ı sevdiği kadar..."
Yine o mektupların birinde; "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum."
Oysa öyle olmadı. Kavuştular; fakat ne oldu ise ayrıldılar.
Adını kol saatinin kayışına tırnağı ile kazıdığı Piraye ile, 17 yıl boyunca mektuplaşır Nazım Hikmet. 518 mektup... Daha sonra, dayısının kızı Münevver'e, en sonda Vera'ya aşık olur ve Vera'nın kollarında ölür.
Böyle bir aşk biterse her aşk bitebilir demeden edemiyor tabi insan mektuplara baktıkça. Ancak aşkın tek bir tanımı yok ki. Yeryüzünde kaç yürek atıyorsa, eğer ki sevmeyi bile beceremeyen bir kalpsiz değilse insan, o kadar tanım çıkar. Kimi aşka aşık, kimi gerçek aşık. Kiminin harcı değil kimi farkında. Her biri bir seviş şekli, hikayesini yaşar. Günü gelir aldatılır, canı yanar; öfkelenir. Ama ne olursa olsun, acının/nefretinin gölgesinde zaman omuz verir, örter üzerini geçmiş sevişlerin. Soğutulursun.
"Herkese selam, sana hasret"
Ve Nazım'ın birçok mektubunun sonuna yazdığı not bu. Bir mektubunda şunu diyor Piraye'ye:
"Sen benim gözlerimin içine bakarak bir kere olsun seni seviyorum dememişsindir. Ben, her yerde, her zaman, yaldızlı bir denizin üstünde, çam ağaçlı bir balkonda olsun, karanlık, yalnız senin gözlerinin ışıltısını gördüğüm ılık bir odada, bir hapishanenin görüşme yerinde olsun, mektupla olsun, mektupsuz olsun, nesirle olsun, şiirle olsun, içimden her gelişte sana, seni seviyorum, demişimdir."
Nazım buna sitem der miydi bilmiyorum ama bal gibi de bir sitemdir bu sevgiliye. Daha yüksek perdeden haykırılmak istenen, fakat ancak bir mektup pasajında araya sıkıştırabildiği. Çünkü o seviyor, aşkından emin; fakat kadın bir kez daha bir adım gerisinde sevginin.
"Pişman değilim yaşadıklarımdan,
Öfkem belki de yaşayamadıklarımdan."
Öfkem belki de yaşayamadıklarımdan."
Büyük ustaya özlem ve saygıyla.
31 Mayıs 2016 Salı
Yeniden özgürlüğe
"Küçükken hepimiz bisiklet sürerdik. Büyüyünce korkaklar arabalara kapandı. Cesurlar iki tekeri bırakmadı."
Bisikletle ilgili bir şeyler yazmak istedim ama yıllar sonra iki tekere dönüşün mutluluğunu kelimelere nasıl dökeceğim, inanın bilemiyorum. Hemen şu an yazmaktan vazgeçip bir noktaya dalıp sağa sola pedalladığımı düşünmek o kadar cazip geliyor ki. Bir gladyatör düşünün arenaya çıkmış, kalabalığın da coşkusuyla heyecan içinde...
Öncelikle bisiklet her dönem bir tutku olarak hayatımızda olacak sanıyorum. Çocukluğumu bir an olsun bisikletsiz düşünemiyorum mesela ben. O döneme ait birçok iyi-kötü anılarım iki tekerin üzerinde yaşandı. Pedallayarak gittik yazın kavurucu sıcağında serinlemek için Urla Siteler'e, Çeşmealtı'na. En dik yokuşlardan korka korka ama hızımızı kesmeden iki tekerle indik, rüzgarı keşfettik. Patlayan iç lastiğimizi evdeki kaşıklarla tekerden söktüğümüz anlar oldu, bu yüzden anneden eğilip bükülen kaşıklar için fırça yedik. (Bazen terlik) Fren papuçlarımızın aşınması yeni bir papuç ihtiyacını doğuruyor, harçlığımız yetişmezse ayakkabımızı fren papucu olarak kullanırdık. Bu nedenleydi ayakkabımızın ortadan erken aşınması. Çevrede içilip kırılmış bir şişe görsek anlam veremezdik şu büyüklerin yaptığına. Lastiğimizin patlaması başımıza gelebilecek en büyük felaketti.
Ve gün geliyor bisiklete yüz çeviriyor insan. Büyüyor çünkü! Uzun yıllar sürecek bisikletten kopuş başlıyor böylece. Annenin yer açılsın diye bisikleti hurdacıya verme girişimleri, bisikleti en azından komşunun çocuğuna vermeyle sona eriyor. Bisikletten kurtulan balkon yıkanıyor, yeniden kamuya açılıyor. Yıllar geçiyor. Sağda solda gördüğün bisikletlilere gıptayla bakıyorsun, özeniyorsun. Sanırım özledim diyorsun ama özlemin henüz seni derhal harekete geçirecek boyutta değil. Başka işlerin var çünkü. (Çok gerekli işler)
Ardından gün gelip bisiklet özlemi dayanılmaz bir hal aldığında, bir günde karar verip soluğu bisikletçide alıyorsun. Seçiyorsun bisikletini ve ilk günden, antrenmansız-kondisyonsuz km'lerce bisikletçiden eve pedallayarak gitmeye çalışıyorsun. Aşk bu ya, kesilir miyim, bacaklarım dayanır mı diye düşünmüyorsun. Çocukluğuna park ettiğin bisiklet sürüşlerine yaşın da verdiği handikapla alışmakta güçlük çekiyorsun. Kesiliyorsun, bacaklarını hissetmiyorsun. Ertesi gün yaşayacağın kısmi felçli halin hoşuna gitmiyor belki, adımlarını zor atıyorsun ama kızamıyorsun. Üzerinde bıraktığı yorgunluğundan öpmek istiyorsun. Ve biraz biraz daha alışınca bisiklete, keşfetmenin bir numaralı aracı olduğunu anlıyorsun. Tamamen özgür olabilmenin bisiklet üzerindeyken mümkün olabildiğine tanıklık ediyorsun. Adrenalinin, heyecanın, tutkuların tekere karışıyor, oradan da üzerinden geçtiğin yollara. Yeryüzüyle bütün oluyorsun, hem de sıfır karbon salınımsız.
Yeniden özgürlüğe pedallıyorsun.
Dolayısıyla bisiklet güzeldir. Özellikle yeniden dönüş yapmayı düşünenler; Artık ertelemeyin.
24 Mart 2016 Perşembe
Merhaba, ben INFP-A
INFP kişilikleri gerçek idealistlerdir, her zaman ve hatta en kötü insanlar ve zamanlarda bile bir iyilik nüvesi ararlar, meseleleri daha iyi hale getirmenin yollarını bulmaya çalışırlar. Sakin, çekingen ve hatta utangaç algılanabilseler de, INFPlerin içsel bir alevi ve gerçekten de parlayacak bir tutkuları vardır. Nüfusun yüzde 4’ünü meydana getiren INFP kişilik tipleri için yanlış anlaşılmak ne yazık ki yüksek ihtimaldir, ama beraber zaman geçirmek için aynı kafada insanlar buldukları zaman, hissedecekleri uyum keyif ve ilham kaynağı olur.
Diplomat (NF) kişilik grubunun bir parçası olan INFPler, mantıkları (Analizciler) ya da heyecanları (Kâşifler) veya pratiklikleri (Sezgiseller) yerine prensiplerince yönlendirilirler. Nasıl ileri gidecekleri konusunda karar verirken, onur, güzellik, ahlak ve erdeme bakarlar. INFPler, ödül ve cezalar tarafından değil, niyetlerinin saflığı tarafından idare edilirler. INFP kişilik tipini paylaşan insanlar, bu niteliklerinden haliyle gurur duyarlar ve bu duyguların arkasındaki amacı herkes anlamaz ve izolasyonlarına neden olabilir.
“Altın olan her şey parlamaz; her gezgin yitirmemiştir yolunu; eskiden güçlü olan solmaz; derin köklere buz salınmaz.”
Ünlü INFPler:
William Shakespeare
J.R.R. Tolkien
Björk
Johnny Depp
Julia Roberts
Lisa Kudrow
Tom Hiddleston
Homer
Virgil
Kurgusal INFPler:
Yüzüklerin Efendisi’nden “Frodo Baggins”
“Yeşilin Kızı Anne”
X-Files dizisinden “Fox Mulder”
Star Trek serisinden “Deanna Troi”
Star Trek serisinden “Wesley Crusher”
18 Mart 2016 Cuma
Kayıp ülke, SSCB
"...Bir kez daha gürleyecek halklarımız. Sovyetler Sovyetler ufukta!"
SSCB/USSR/CCCP, yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği. Çarlık Rusya'nın Lenin önderliğinde Bolşeviklerce 1917 Ekim Devrimiyle yıkılmasının ardından kurulan ve 1991 yılına dek varlığını koruyan devlet/devletler bütünü/sınıfsız toplum/kocamaan ülke.
Yıl 1991. İlkokula erken kayıt olarak henüz başlamışım. Okul kitaplarının ilgimi çeken en güzel yanı kitabın en arkasında yer alan rengarenk boyalı Türkiye haritası. İl il boyamışlar, üzerine isimlerini yazmışlar. Sıklıkla ve büyük bir keyifle şehirleri tek tek inceliyorum. Komşulara bakınıyorum. (Henüz sıfır sorun) Kuzeydoğu'ya bakıyorum, beyaz renk ve SSCB yazısı!
Ara dipnot: O dönemde haritaya olan ilgim, sınıfta ilkokul öğretmenimizin en hızlı il bulma yarışı yaptığı ve benim sorulan ili geçtim, ilçeyi bile haritada hızla göstermeme sebep olmuştu. Bu anlamda yaşıtlarım arasında bir haksız rekabetin temsilcisiydim.
Konuya dönersek, haritayı süzüyorum. Kuzeydoğu'da SSCB yazıyor, beyaz zemin üzerinde, büyük harflerle, son derece havalı. 1991'de dağılan SSCB'nin ilkokul dönemi, yani çocukluk dönemimde üzerimde bıraktığı etkiler tam da burada başlıyor. Elbette ideolojik olarak birçok şeyin farkında değilim. Ama SSCB'ye sempatim o dönemlerde belli ediyor kendini.
91'i takip eden yıllarda okul kitaplarını yine süzüyorum, haritaya bakıyorum. Fakat o da ne? SSCB gitmiş, yerine Gürcistan gelmiş. Mutsuz oluyorum. Büyük harflerle yazılan o havalı 4 harfli SSCB'yi bulamıyorum. İyi de SSCB nereye gitti? Üzülüyorum, kendime dert ediyorum o yaşta. Birilerine sorup da açıklığa kavuşturmuyorum konuyu. İçine kapanıklığın dibini yaşıyorum çünkü o dönem. İnsanlarla ne konuşmak ne iletişim kurmak, beni yiyecekler sanıyorum. Bu yüzden SSCB'nin akıbetini uzun yıllar bilemiyorum. Her eğitim-öğretim yılında yenilenen kitapların arka yüzünde bir umut onu arıyorum. Ama artık gördüğüm Gürcistan'dan başkası değil. Yıllar yılları izliyor, SSCB geri dönmüyor.
Ben biraz daha büyüyorum. Gazetelerin kuponla ansiklopedi dağıttığı o çılgın dönemler. Çok sevdiğim bir ülkeler ansiklopedim oluyor bu dönemde. Elimden düşmüyor, büyük bir merak ve heyecanla ülkeleri tanımaya başlıyorum, sürekli okuyorum. En başta kıta olarak Amerika. Çeviriyorum sayfaları, Avrupa. Ardından karşıma Rusya çıkıyor. Okuyorum, nihayet anlıyorum olan biteni. SSCB bir ülkeler topluluğuymuş ama dağılmış.
Kavga mı etmişler, neden bu ayrılık?
Benim içinse hep kayıp ülke, Sesecebe.
29 Şubat 2016 Pazartesi
Aşk bir sera çiçeği değildir, Azizim.
"Aşk bir sera çiçeği değildir, yabanidir, ıslak bir geceden, güneşli bir saatte doğmuştur, vahşi bir tohumdan çıkmış, vahşi bir rüzgarla esilip yola savrulmuştur." John Galsworthy, The Man of Property
Bundandır ki sevmek pek meşakatli bir iştir. Her yiğidin harcı değil. Her yiğidin harcı olan seviyor gibi yapmaktır. Ve seviyor gibi yapmak aslında en kolayıdır azizim. Kafanı sağa çevir hemen. Birbirlerine umarsızca serenad yapan şu aşıklara bak. Bak, bak, rahatsız olmaz onlar. Onların bu gösterileri halka mâl edilmiştir, salt bir göz boyamadan ibarettir. İçlerini dışlarını biliyorsunuz ya, onlar en harikası, en güzelleridir azizim. Oysa mâl olmak ne de basittir. Bir güzel fotoğraf, dostlar arasındayken birkaç pohpohlayıcı söz. Seviyor gibi yapmak ne de kolay azizim. Oysa sevmek ağızda, dilde güzel durmaz. Sevmek gönüle, beyne, dudağa yakışır. Boş palavralara ne hacet azizim. Asıl farz olan kafayı onunla doldurup boşaltmaktır. Sen de beni umutsuz bir romantik sanma azizim. Yakarışım, gençliğiyle gözleri kapanmış yalancı aşıklaradır. Sen beni deli divane sanma azizim. Bendeki bu aşk sadece aşka olan arayışımdandır. /C.Ünsaler
Bundandır ki sevmek pek meşakatli bir iştir. Her yiğidin harcı değil. Her yiğidin harcı olan seviyor gibi yapmaktır. Ve seviyor gibi yapmak aslında en kolayıdır azizim. Kafanı sağa çevir hemen. Birbirlerine umarsızca serenad yapan şu aşıklara bak. Bak, bak, rahatsız olmaz onlar. Onların bu gösterileri halka mâl edilmiştir, salt bir göz boyamadan ibarettir. İçlerini dışlarını biliyorsunuz ya, onlar en harikası, en güzelleridir azizim. Oysa mâl olmak ne de basittir. Bir güzel fotoğraf, dostlar arasındayken birkaç pohpohlayıcı söz. Seviyor gibi yapmak ne de kolay azizim. Oysa sevmek ağızda, dilde güzel durmaz. Sevmek gönüle, beyne, dudağa yakışır. Boş palavralara ne hacet azizim. Asıl farz olan kafayı onunla doldurup boşaltmaktır. Sen de beni umutsuz bir romantik sanma azizim. Yakarışım, gençliğiyle gözleri kapanmış yalancı aşıklaradır. Sen beni deli divane sanma azizim. Bendeki bu aşk sadece aşka olan arayışımdandır. /C.Ünsaler
25 Şubat 2016 Perşembe
5 Ocak 2016 Salı
Yeni yıla 15 kala/Bir yılbaşı trajedisi
“Bir kere sevginizi
belli ettiniz mi dünyadaki diğer tüm insanlar sizden daha fazla değer kazanır
onun gözünde…” /C. Bukowski
Bukowski bir kez daha haklıydı. Üstelik bir kere değil,
sayısızca ele verilmişti duygular. Bir insan hep mi koşar, eylemi gerçek
ve yan anlamlarıyla sürekli mi çekimler, eylemin değişmez öznesi olur?Kabak gibi
ortadaydım. Samimiyet işe yarar sananlardandım. Ve o gece, 2016’ya dakikalar
kala yine koşuyordum. Hava İzmir’de hiç olmadığı kadar soğuktu. Fırtına vardı, ayağım
akılsızlığımdan sekiyordu, yorulmuştum. Belki de son parkurum olduğu için bu
kadar hırsla koşmuşum, bilemezdim.
Büyük bir kanun vardı. Kaçan kovalanır. Keşke bu mit her
zaman geçerli olmasaydı. Sevginin gücü küçümsenmeseydi, inanç ayrılıklara yenilmeseydi.
Ben o gece son kez koştum. Ve oraya vardığımda yeni yıla 15 dakika kalmıştı. Yollar
ve insanlar telaşımı okudu yüzümden, heyecanım bulaştı her yere. Yüzde 1
ihtimal hiçbir zaman bu kadar umut aşılamadı yeryüzündeki herhangi birine. O ihtimalin peşindeydim. Az sonra inanmak istemediğim şeyler gerçeklik olarak yüzüme abanacaktı. ‘İletişimsizlik
mümkün değildir.’ demişti fakültemizin amfisindeki ilk dersimizde Mustafa
hocamız. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi buna bağlıydı. O gün o saatte iletişim
kuramamanın çaresizliğini yaşıyordum. Özgüvenim, samimiyetim, güzel giyimlerim ve sözcüklerim boğazıma düğümlendi. Muhatabına ne o an ne de
öncesinde açılamadı, konuşamadı. Anlayamamıştım. Bir insan aynada gördüğüne bu kadar mı yenilebilirdi?
Cebimden bir sigara çıkarıp Dario Moreno Sokağı’na, aşkın
sokağına kırgın kırgın bakıyordum. Dario beni görseydi mücadelemden etkilenir
miydi bilmiyorum ama o gece sokağını gizli gizli ıslatan bendim. Behçet
Aysan’ın dizelerini andım, “Saçılmış bir nar
gibi(ydim)yim.” Hep koşmanın, sonucu değiştirememenin çaresizliği ağırdı.
Ne varsa yaşanmış her birini görüyor, taa geçmişe uzanıyor, hatayı kendimde
arıyordum. Yine de bir yere kadar suçlu olabilirdim. İyi niyetlerimin
gerçeklerle yüzleşmesi zaman alıyordu. Gerçekler acı olanlardı ve onları yüreklilikle
dile getirmeyi başarabilenlerin sayısı çok azdı.
O gece onu yakalayamamış olsam da koşmamın evrensel bir
anlamı vardı. Yeni yıla 15 kalmıştı ve ben tüm şehre tepeden bakan bir
yerdeydim. İnsanlar vardı, şöleni izlemek için oradaydılar. Aralarına fazla karışmadan kendime şehri gören bir yer buldum. Bir sigara
daha yaktım. Ve ben de geri sayıma başladım. 2015’in bana etkileri, sınırlarımı
aşarak sevmemin boşunalığı, normale dönme isteğim, unutmak… Her şey üst üsteydi.
En altta ben vardım. Üstelik bilerek en alta sıkıştırılmıştım.
Saat 00:00 olduğunda şehrin dört bir yanından atılan havai
fişekler kalbime ve zihnime atılan anlamlı birer işaret fişeği gibiydiler. İnsanlar yeni yılın coşkusunu sevdikleriyle
doyasıya yaşarlarken, bense düş kırıklıklarımın ağırlığı altında kafamı
kaldırmaya çabalıyordum. Bir süre fişeklerin bana fısıltılarını dinledim. Sonra
herkesten önce bindim asansöre, aşağıya indim. Ne yapacaktım şimdi?
Yollar gerçekten de birdenbire boşalmış, tam da ortada kalmıştım. İki yol vardı; bir ona çıkabilme ihtimalli bilinmeyen yollar, bir evimin yolu. Bir süre iki tarafa da yol aldım. Yazacak, söyleyecek kelime kalmamıştı. Başka bir iletişim biçimi geliştirmek istedim o an. Hava soğuk, fırtına var. Ev yönüne uzun bir yol kat ettim. Ne varsa geçmişten bugüne, acısı-tatlısı, her şeyi ama her şeyi masaya yatırdım zihnimde. İç sesim avazı çıktığı kadar bağırıyordu bana. Zaman zaman ben de sesimi yükselttim, kavga ettim benliğimle. Sonunda kabul ettirdim kendime. Artık görebiliyordum birilerinin kimsesizi olabildiğimi. Hüzünle karışık sevindim buna. Şunu şunu yapmayacaksın dedim. Usta şairin dizeleri geldi aklıma;
“Ey benim iyimser
hallerim, çabuk aldanışlarım…Değmeyeceklere kafama takışlarım, yoktan yere akıp
giden gözyaşlarım, hepinize elveda…Artık ben kimsenin, hiç kimsesi olmayacağım.”
Şiir Nazım’ın, bilmesem ne ara yazdım bu dizeleri diyecektim. Ve ben artık sözün bittiği yerdeydim. Bir sigara daha
yakarak bütün yaşanmışlıkları sigaraya yükledim. Bu yüzleşme ölüm gibiydi.
Sonunda sigara sönecek ve her şey bitecekti. Öyle oldu.
Go home 2015!
Geçen yıl bloguma şöyle bir şeyler yazmışım 2015'e dair. Bir antipatiden bahsediliyor bu yılla ilgili. Farklı konuda olsa da öngörümde haklıymışım. Kesinlikle GO HOME 2015!
Fonda duyduğum ‘Jingle Bells’ ile daha fazla direnemiyorum. Resmen 2015’teyiz. Sizin için belki sıradan, 5’e tamamlanmış yuvarlak hesap bir yıl, 1985 doğumlu ben için ise buram buram hüzün…Öyleki, çocukluğunuzda çok sevdiğiniz oyuncağa kırtasiye vitrininde aşkla bakarken anneniz tarafından kolunuzdan hızla çekilişinizle yaşadığınız şoku temsil eder. Önceleri ne zaman 18 olacağım bekleyişine duyulan özlem, 20’li yaşların sonu, gençliğin belki de son bir-iki 5 yılı…Cahit Sıtkı halt etse de “yolun yarısına 5 mi kalıyor?” sorusuyla bilinçaltına yaşatılan deprem. Biz böylece büyüyorken anne-babaya daha bir hevesli bakıp, eski fotoğraf karelerinin şahitliğinde yılların bizi nasıl eskittiğini gösteren yıl 2015. Kaldı ki henüz 29 yaşımın eşiklerinde gezerken, kolaycılıkla 85-15 eşittir 30 diyen olursa bozuşuruz. Eylül’e bi gelelim de hele, o zaman daha kapsamlı düşünürüz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






