24 Haziran 2016 Cuma

Bir boşluk ki nasıl Kazım'sız dolsun?



Orada biri vardı, yürüyüşü bile farklı olan. O sendin. Bize güzel şeylerden bahsettin. Seni çok sevdik. Ve dile kolay, ardından 11 yıl geçti.

Sesine hasret, gitarına hasret... Duruşuna, gülüşüne hasret... Sen nereye gittin de anıyoruz seni? 11 Kazım'sız yıl, öyle mi? Şairin dediği gibi, "Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman." Akmaya da devam ediyor. Yeryüzünde kaç ölüm böylesi üzebilir bizi? Fakat sen de biliyorsun ki halen dünyada bir yerlerdesin. 44 yaşında güzel bir adamsın. Her gülüşte aklımızda, her isyanda sıkılı yumruğumuzdasın. Her güzel şarkıda sesini aradığımız ve nerede bir zamansız ölüme denk gelsek kahroluşumuzsun.

Anlatacak daha nice hikayelerin, söyleyecek şarkıların vardı. Ve bilmezdik bir gün o şarkıları senin için söyleyeceğimizi. Senden önce Karadeniz müziğini anlatamıyorduk bile. Soytarıların tekelindeki Karadeniz müziği piyasa uğruna hızla yozlaştırılıyordu. Sen çıktın ve Lazca'yı, Hemşince'yi, Gürcüce'yi; Kuzey'in o güzel ezgisini, kültürünü sevdirdin, "İşte Karadeniz müziği" dedin/dedirttin. Ve işte yine bir 25 Haziran yıl dönümünde, özlemin fazlasıyla sıkıştırmışken bizi, şarkılarını dinliyor ve çaresizce şu soruyu soruyoruz yeniden; İyiler hep mi önce gitmek zorunda? Bu nasıl bir iğrenç gelenek, nasıl adi bir komplodur!

25 Haziran 2005


2005'in 25 Haziran'ı geceye doğru telefonum kardeşimin çağrısıyla çaldığında kötü bir şeylerin olduğunu anlamıştım. Öyle de oldu. Kazım Koyuncu öldü diyordu titreyen sesiyle. Evimden uzakta, Konya'da öğrenciydim. Şaşkınlığımı, çaresizliğimi, üzüntümü, gözyaşımı boğazımda düğümledim. "Ciddi misin" diye sorabildim sadece. Başka bir şey diyemeden kapadım telefonu. İnsan hayatında belli şeylerin özlemini çeker ve henüz hayattayken yapmaya çalışır onları. Onlardan biriydi benim için Kazım'a merhaba diyebilmek, onu canlı dinleyebilmek, şarkılarına eşlik edebilmek. Ama aramıza girmişti bir bela işte. Onu bizden aldı.

Ölüm, adın kalleş olsun!

Ve Çernobil... Ve o aptal bürokratlar... Sizleri nasıl unuturuz? Hala sıkılı yumruğumuzda, sıkılı dişlerimizdedir size nefretimiz. Dalıp gitmelerimizdeki öfke nöbetlerimizde boğarız sizi. Kötüler yaşadı, iyiler öldü bir kez daha öyle mi? Nasıl kabullenelim?

En son Karadeniz Sahil Yolu için mücadele vermişti Kazım. Doğal plajların oluşumu için binlerce yıl gerekirken, Karadeniz'e bu nankörlüğü yapmayalım demişti. Mücadelen ışık oldu halklara. Bazı şeyler değişti. Bazı şeyler daha kötüye gitti yokluğunda. İyi mi oldu kötü mü bilmiyoruz ama duruşunla milyonlara örnek oldun, umut oldun. Şimdi yaşasaydı belki daha çok kahrolacaktı Karadeniz'deki HES istilası ya da Yeşil Yol projeleri veya doğaya karşı madencilik ayıpları karşısında... Daha çok kahrolmana göz yumabilir miydik?

Memleketimden çıkan en düzgün adam. Seni daha hangi güzel sözcükle anabilir, tanımlayabiliriz? Şarkılarla geçtin aramızdan. Aşk olsun sana ve seni bizden biraz biraz koparan her ne varsa. Toprağın yüzü söz konusu sen olunca soğuk çıkmadı. Unutulmadın, unutulmayacaksın da. Mücadelen yaşıyor, nefes alıyor. Kulağa gelen her tınında yeryüzüne biraz daha yaklaşıyorsun. Tam da aramızdasın Cumaşkimi,

Skani gza vorert.
Kazım Koyuncu.
#KazımKoyuncu



3 Haziran 2016 Cuma

3 Haziran 63 / Nazım'a özlemle

"üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
'mutlu aşk yoktur'
bilirsin..."

Diyordu Turgut Uyar "Sibernetik"inde; "mutlu aşk yoktur."

Nazım Hikmet ise karısı Piraye'ye şöyle yazıyordu mektuplarının birinde: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin’in inkılâbı ve inkılâbın Marx’ı sevdiği kadar..."

Yine o mektupların birinde; "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum."

Oysa öyle olmadı. Kavuştular; fakat ne oldu ise ayrıldılar. 

Adını kol saatinin kayışına tırnağı ile kazıdığı Piraye ile, 17 yıl boyunca mektuplaşır Nazım Hikmet. 518 mektup... Daha sonra, dayısının kızı Münevver'e, en sonda Vera'ya aşık olur ve Vera'nın kollarında ölür.

Böyle bir aşk biterse her aşk bitebilir demeden edemiyor tabi insan mektuplara baktıkça. Ancak aşkın tek bir tanımı yok ki. Yeryüzünde kaç yürek atıyorsa, eğer ki sevmeyi bile beceremeyen bir kalpsiz değilse insan, o kadar tanım çıkar. Kimi aşka aşık, kimi gerçek aşık. Kiminin harcı değil kimi farkında. Her biri bir seviş şekli, hikayesini yaşar. Günü gelir aldatılır, canı yanar; öfkelenir. Ama ne olursa olsun, acının/nefretinin gölgesinde zaman omuz verir, örter üzerini geçmiş sevişlerin. Soğutulursun. 

"Herkese selam, sana hasret"

Ve Nazım'ın birçok mektubunun sonuna yazdığı not bu. Bir mektubunda şunu diyor Piraye'ye: 

"Sen benim gözlerimin içine bakarak bir kere olsun seni seviyorum dememişsindir. Ben, her yerde, her zaman, yaldızlı bir denizin üstünde, çam ağaçlı bir balkonda olsun, karanlık, yalnız senin gözlerinin ışıltısını gördüğüm ılık bir odada, bir hapishanenin görüşme yerinde olsun, mektupla olsun, mektupsuz olsun, nesirle olsun, şiirle olsun, içimden her gelişte sana, seni seviyorum, demişimdir."

Nazım buna sitem der miydi bilmiyorum ama bal gibi de bir sitemdir bu sevgiliye. Daha yüksek perdeden haykırılmak istenen, fakat ancak bir mektup pasajında araya sıkıştırabildiği. Çünkü o seviyor, aşkından emin; fakat kadın bir kez daha bir adım gerisinde sevginin. 

"Pişman değilim yaşadıklarımdan, 
Öfkem belki de yaşayamadıklarımdan."

Büyük ustaya özlem ve saygıyla.