20 Nisan 2020 Pazartesi

Covid-19'a boyun eğmedik mi?

Covid-19'a boyun eğmedik mi? 


Artık bilindiği ve tablolarda görüldüğü gibi tüm dünyayı etkileyen küresel koronavirüs salgınından en çok etkilenen ülkelerden biri ülkemiz oldu. Vaka sayımız 20 Nisan itibariyle yüz bine doğru gidiyor. Önümüzdeki sürece yönelik ortalama 100-200 bin arası covid-19 pozitifli tahminleri var. Oysa yönetenler tarafından kısa süre öncesine kadar "Bizde virüs yok!" denilerek göğüs kabartmalı açıklamalar dinliyorduk.


Açıklamaların aksine yaşadığımız hayal kırıklığı bir kenara, süreci her şeye rağmen iyi yöneten bir sağlık sistemimiz olduğu gün gibi ortada. Yiğidi öldür hakkını ver! Özellikle doktorlarımıza, tüm sağlık emekçilerine özverilerinden ötürü içten teşekkürler. Vaka sayısına göre kaybettiğimiz hasta sayısının azlığı hepimizi sevindirmeli. Bu başarı, sağlığa yapılan yatırımlarla eş değer görünüyor. Her şeye rağmen sağlıkta bir İtalya, Amerika, İspanya ya da Fransa olmamış görünüyoruz. Umarım olmayız da... Artık bu salgın belasını en hafif atlatmanın hesaplarının yapıldığı, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, sistemlerin bile yeniden gözden geçirileceği dünyada, kaybettiğimiz hasta sayısını az tutmak oldukça öneme sahip. Bunu da başarıyor görünüyoruz. 


Umarım en kısa sürede tüm dünya genelinde bu salgının etkileri en aza iner; hatta insanlar için bir risk olmaktan çıkar. Ancak yaşadıklarımız, küresel dünyanın kendini güncellemesi gerekliliğini ortaya koymuş ve bir nevi kendi restorasyonu için fırsat yaratmıştır. İnsanlığa düşen salgından gereken derslerin çıkarılması ve yaşamdan, emekten yana adımlar atılmasıdır.



Yaşama, doğaya dair her şeyi çok özledik. Ne güzel günlermiş bisikletle deniz kenarında sürdüğümüz anlar... Ya da ne güzelmiş sokaklarda başıboş gezmelerimiz veya dağlara çıkmak, kırlarda dolaşmak... Karanlıkların ardı aydınlıklara gebedir. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle. 






Corona virüsten korunmanın 14 kuralı!

1 - ellerinizi sık sık su ve sabun ile en az 20 saniye boyunca ovarak yıkayın.
2 - soğuk algınlığı belirtileri gösteren kişilerle aranıza en az 3-4 adım mesafe koyun.
3 - bulunduğunuz ortamları sık sık havalandırın.
4 - kıyafetlerinizi 60-90°c’de normal deterjanla yıkayın.
5 - ateş, öksürük, nefes darlığı gibi şikayetleriniz varsa, maske takarak bir sağlık kuruluşuna başvurun.
6 - ellerinizle gözlerinize, ağzınıza ve burnunuza dokunmayın.
7 - yurt dışından dönüşte ilk 14 günü evinizde geçirin.
8 - öksürme veya hapşırma sırasında ağız ve burunu tek kullanımlık mendille kapatın, mendil yoksa dirseğin iç kısmını kullanın.
9 - yurt dışı seyahatlerinizi iptal edin ya da erteleyin.
10 - kapı kolları, armatürler, lavabolar gibi sık kullandığınız yüzeyleri su ve deterjanla her gün temizleyin.
11 - tokalaşma, sarılma gibi yakın temaslardan kaçının.
12 - soğuk algınlığı belirtileriniz varsa yaşlılar ve kronik hastalarla temas etmeyin, maske takmadan dışarı çıkmayın.
13 - hiçbir kişisel eşyanızı (havlu gibi gündelik eşyaları) ortak kullanmayın.
14 - bol sıvı tüketin, dengeli beslenin, uyku düzeninize dikkat edin.

26 Ocak 2020 Pazar

Düşlerden taşan sevgi..



Bir sevda düşünün, düşlerden taşan... Ve daha taşabilecek her ne varsa, aklınıza ne geliyorsa onu düşünün. Göztepe sevgisi bugün Güzelyalı'dan taştı, İzmir'den çıktı.. Tüm Türkiye'ye yayıldı. 26 Ocak 2020, 95 yıllık rüyanın gerçekleştiği tarih olarak tarihe geçti.

Koca Kaptan Gürsel Aksel'in adını taşıyan stadımız, taraftarın olağanüstü ilgisiyle ilk kez kapılarını Göztepelilere açtı. 14 yıl önce bir Eylül günü isyan ateşini yakanlar, bugün 95 yıllık özlemi dindiren stadyuma bayram havasında yürüdüler. Geçmişte neler yaşandığının bilincinde ve o günlerden kalma güzel günler özlemiyle yürüdüler Susuz Dede'den stada kadar. Dillerde hep bir ağızdan Göz-Göz, omuz omuza şarkılarla geçtiler mahalleden.

Mithatpaşa Caddesindeki evinde 1967-68 sezonunda Ath. Madrid’i dağıtan golü atan Bombacı Halil'e balkonunda selam çakıp, "Herkes unutur Göz-Göz unutmaz" diyerek gururlandırdılar efsaneyi. Semt sakinleri elinde bayrağıyla penceresinde, balkonunda coşkulu kalabalığa alkışlarla, gururla tempo tuttu.

Bir semt kenetlendi bugün, bir oldu. Bayram yerine, stadına koştu. Çünkü isyan günlerinden özlemi birikmişti. Çok iç geçirmişti bir zamanlar "Yeter artık" diye. Slogan oldu dillere, "Gençliğimin katilisin Göztepe!". Bir semt kenetlendi bugün, mahalleye koştu.

Tüyleri diken diken çıktı stat merdivenlerinden. Tribündeki yerini aldı ve gururla baktı stadına. Dört tribün Göz-Göz çekmenin keyfini yaşadı bugün. İlk maçta galibiyetten de çok emindi. Rakibin kim olduğunu düşünmeden mutlak galibiyet istedi. Öyle oldu. Kazandı ilk maçında, evinde Göztepe. Oyuncularla bütünleşti bu kez taraftar. Hep birlikte söylendi İsyan Marşı. Maç bitti ancak taraftar terk etmedi stadını. Evinden ayrılmanın zorluğunu yaşadı. Gördü bugün bunu Göztepeliler yalan değil.

Bir semt kenetlendi bugün.. Adına ne derseniz deyin kifayetsiz. Öyle düşlere sığmaz, öyle kelimelerden bağımsız. Yaşadı bunu bugün Göztepeliler. İlk kez değil, ancak daha bir güçlü daha bir kendinden emin.

5 Haziran 2018 Salı

Ahlat Ağacı filmine 5 maddelik yaklaşımım


Ne bir fragman ne iki satır film açıklaması okumadan izmir karaca sinemasında 3 saat 8 dk olduğunu bile son anda öğrenerek izledim Nuri Bilge Ceylan'ın son filmini, Ahlat Ağacını. Filmi çok beğendim; şöyle ki 5 maddede nasıl anlatırdın derseniz;

1) Filmin bizden olduğunu, bizden izler taşıdığını herhalde söylemeye gerek yok. bizi bu yönüyle mi çekiyor film; yoksa bir yabancının gözünde de aynı seyir zevkini, duyguları uyandırıyor mu diye merak edip düşünüyorum. sonrasında cannes'dan ödülle dönememiş olsa da puanlamadaki başarısı, uzun süre ayakta alkışlanması vs filmin evrensel bir tonda olduğunu düşünmeme yetiyor. kendi açımdan açıkçası film çan'da değil de latin amerika varoşlarında geçen bir film olsaydı da seyir zevkimi en fazla yüzde 10 etkilerdi. yani bu yönüyle filmin bizim topraklarda geçmiş olması elbette türkiye halkları üzerinde daha fazla seyir zevki oluşturacaktır; fakat evrenselliğinden çok bir şey kaybetmeyecektir.

2) Oyunculuklardan bahsetmemek elbette olmaz; fakat zaten birçok şey söylenmiş haklarında. sinan karakterini canlandıran doğu demirkol'un performansı elbette etkileyici; mimikler, taşralı diyalogları, içten küfürleri, sohbet sırasında karşı tarafı delirten sırıtışı vs.

Fakat asıl oyunculuk parantezini murat cemcir 'e açmak istiyorum. bu tip hafiften kırık ya da genel tabirle deli * rollerini oynamak ciddi bir oyunculuk yeteneği gerektiriyor olsa gerek. ben bilmiyorum, bu işin ehli değilim; fakat bir sinemasever olarak son dönemde izlediğim geceyarısı kovboyu filminde dustin hoffman performansı üzerine, büründüğü bu zor rolün hakkını verebilen başarılı bir murat cemcir gördüm ben. saygılar sevgiler diyor, bundan böyle takipçisi olacağımızı buradan bildiriyoruz.

3) Filmin sinematografik ve teknik gücünün çok fazla olduğunu düşünüyorum. bu özelliği bize kamera açılarından tutun da sıra dışı amors çekim denemeleriyle (öyle ki bazı ikili sahnelerde, örneğin sinan'ın okuldan kız arkadaşıyla konuştuğu sahnenin uzun bir bölümünde sinan'ın sırtı dönük, yalnızca kızı izliyoruz), tesadüfi olduğunu hissettiğimiz mekan çekimlerine, özellikle günün ağardığı ilk anlarda yapılan çekimlere ya da kadrajı klasik anadolu motifleriyle tümüyle dolduran sabit ya da hareketli çekimlerle söylemek mümkün.

Ses ile eşsiz desteklenen sinematografi, öyle ki bazı sahnelerde nefesimi derinleştirerek kokuyu ya da rüzgarı hissetmeye çalışma refleksi vermiştir. öte yandan filmin ya da bazı sahnelerin uzunluğu bir an bile sıkılma hissi oluşturmadı. aksine film bitmesin istedim diyebilirim; çünkü diyaloglar iyiydi, sohbetler güzeldi, hiçbir sözcüğü kaçırmak istemedim. hikaye belli bir döneme değil daha uzun bir süreye yayılsın istiyordum. bu nedenle artık finale yaklaşırken, finalde sinan'ın kuyuyu babası uyurken kazmaya başlamasıyla seyircinin en azından kuyudan su çıktığını görelim öngörüsü de boşa çıkacaktı. nbc toplumsal gerçekçiliğin dibini görüp burada da bize kolay mutluluk vermeyecekti.


4) Nbc'nin filmde erk'in yasal tefecilerinden biri olan malum işletmeye ve bu tefeci yapının binlerce mağdurundan biri olan murat cemcir'in fevkalade oyunculukla oynadığı idris karakterinin yaşam açmazına bu kadar yakından değinmesi, bende filme dair ayrıca takdir ettiğim bir diğer konu oldu. bu tefeci yapı elbette yalnızca beygirlerle bitmemekte, keşke ucundan da olsa top üzerinden dönen tefeci yapıya da değinilseydi. çünkü türkiye'de şu an insanlar inanılmaz bir açmazın içindedir bu tekelci yapılar yüzünden. adeta filmde imamlarla dönen sohbette değinildiği gibi toplanılan ganimetten başka bir şey değildir.

5) Filmde özellikle kurgusal hatalardan bahsedenler olmuş. özellikle süreklilik ve geçişlerle ilgili problemler aktarılmış. ben de, özellikle süreklilikle ilgili problemleri yer yer fark edebildim. binali'nin konuşma yaptığı haber bandının ardından en az 3-4 farklı haber daha aktı tv'den, fakat sohbet o kadar hızlı akmıyordu ya da ileri zaman geçişi olan bir sahne değildi. bunları fark ettik fakat asla teknik küçük hatalara takılmadım elbette. filmin büyüsüne kendimi bıraktım, bana verdiği seyir zevki o hataları anında unutmamı sağladı. nbc'nin yanında olsaydım da bunları kendisine söyleseydim beni dinler miydi, bizim hata dediğimize o aynısını der miydi diye düşündüm kısa süreli.

Son olarak, filmin bize aktarımında emeği olan tüm sinema emekçilerine teşekkür etmek istiyorum. iyi ki varsınız.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Bir "darbe" geldi başımıza

15 Temmuz 2016.

Son olarak 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ardından gelen kuşağın herhalde unutamayacağı tarih. Sosyal medya ve televizyonlar aracılığıyla ilk kez bir darbe girişimini evlerden an ve an canlı takip ettiğimiz kara gün.

İlk olarak İstanbul'da köprülere ve bazı stratejik noktalara konuşlandırılan tanklar ve askerler, olayı anlama çabamız, merakımız, "acaba!" diye aklımızdan geçirdiğimiz "yoksa darbe mi" soruları. Tarihi görüntüler, tarihi anlar, şehirlere yağan bombalar, büyük acılar ve travmalar. Sonuç olarak 15 Temmuz ve 16 Temmuz tarihi bizim kuşağın düşük profilli 12 Eylül'ü sanırım.

Yaşananları sabah saatlerine kadar detay kaçırmaksızın takip etmeye çalıştım. İstanbul'un köprülerinde mahsur kalan arkadaşlarım, sağlıklı bir haber duyabilmek, olan biteni anlayabilmek için arayan dostlarım... Herkes gibi biz de olan biteni çözmeye çalışıyoruz tabi. Basılan televizyonlar, darbe metninin okunması, skype ile halka açıklama yapan devlet yetkilileri... Zaman zaman telaşlarını, korkularını yüzlerinden çok rahat okumak mümkün. Onlar da bilmiyor gibiler! Senaryo diyenler, büyük oyunu görenler, gitsin de nasıl giderse gitsin diye içten içe darbeye saf tutanlar.

Meclis vuruluyor yahu! İnsanlar jetlerin ağır silahlarıyla paramparça oluyor. Yüzlerce ölü var. Felaket bir şey bu! Ama öyle kanıksamış durumdayız ki... Sanırım sıradan bir Ortadoğu ülkesini bile geride bıraktık. Köprüde vahşice katledilen 20 yaşındaki asker kameralara yansıyor. Tek suçları bedelli askerlikten yararlanamamak olsa gerek! Ardından köprüde halkını tarayan asker görüntüleri! Katleden canileri tanıyorum diyorsun, Suriye'den tanıyorum, Işid'lilere benziyor diyorsun. Fakat burası İstanbul! Biz ne ara böyle yamyam bir millet haline geldik?

Acayip bir gece.

Aktörü olmadığımız bir oyunda bir kez daha kaybetmeye mahkum bir nesiliz. Ne kadar apolitize olmuş kitle varsa, onları bile bu akıl tutulmalarıyla dolu sığ siyasi gerilimin içerisine çekmeye başaran bir dönemdeyiz. Kaçamıyorsun... Bir türlü kendini kurtaramıyorsun. Ölümün soğuk yüzünü de hissediyorsun taraf olmak baskısını da. Zaten her şeyin kötü gittiği bir dönemde belki de "bertaraf" olmamak için bir tarafa saf tutmayı zorunlu görüyorsun. Sonunda kahraman da ilan edilebilirsin, vatan haini de.

Bir de diğer tarafta yaşanan büyük toplumsal travmaya rağmen sanki İstiklal Mücadelesini kazanmış gibi bir gururla bir araya gelenler, bu kalabalığa siyasi şovunu sergileyenler var... Hangi birine şaşıracağını bilemiyorsun ki. Bunun da fazla üzerinde duramıyorsun ama miden tutuluyor biraz daha.

Darbelerin her türlüsü kötüdür.
Hepimize geçmiş olsun.


24 Haziran 2016 Cuma

Bir boşluk ki nasıl Kazım'sız dolsun?



Orada biri vardı, yürüyüşü bile farklı olan. O sendin. Bize güzel şeylerden bahsettin. Seni çok sevdik. Ve dile kolay, ardından 11 yıl geçti.

Sesine hasret, gitarına hasret... Duruşuna, gülüşüne hasret... Sen nereye gittin de anıyoruz seni? 11 Kazım'sız yıl, öyle mi? Şairin dediği gibi, "Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman." Akmaya da devam ediyor. Yeryüzünde kaç ölüm böylesi üzebilir bizi? Fakat sen de biliyorsun ki halen dünyada bir yerlerdesin. 44 yaşında güzel bir adamsın. Her gülüşte aklımızda, her isyanda sıkılı yumruğumuzdasın. Her güzel şarkıda sesini aradığımız ve nerede bir zamansız ölüme denk gelsek kahroluşumuzsun.

Anlatacak daha nice hikayelerin, söyleyecek şarkıların vardı. Ve bilmezdik bir gün o şarkıları senin için söyleyeceğimizi. Senden önce Karadeniz müziğini anlatamıyorduk bile. Soytarıların tekelindeki Karadeniz müziği piyasa uğruna hızla yozlaştırılıyordu. Sen çıktın ve Lazca'yı, Hemşince'yi, Gürcüce'yi; Kuzey'in o güzel ezgisini, kültürünü sevdirdin, "İşte Karadeniz müziği" dedin/dedirttin. Ve işte yine bir 25 Haziran yıl dönümünde, özlemin fazlasıyla sıkıştırmışken bizi, şarkılarını dinliyor ve çaresizce şu soruyu soruyoruz yeniden; İyiler hep mi önce gitmek zorunda? Bu nasıl bir iğrenç gelenek, nasıl adi bir komplodur!

25 Haziran 2005


2005'in 25 Haziran'ı geceye doğru telefonum kardeşimin çağrısıyla çaldığında kötü bir şeylerin olduğunu anlamıştım. Öyle de oldu. Kazım Koyuncu öldü diyordu titreyen sesiyle. Evimden uzakta, Konya'da öğrenciydim. Şaşkınlığımı, çaresizliğimi, üzüntümü, gözyaşımı boğazımda düğümledim. "Ciddi misin" diye sorabildim sadece. Başka bir şey diyemeden kapadım telefonu. İnsan hayatında belli şeylerin özlemini çeker ve henüz hayattayken yapmaya çalışır onları. Onlardan biriydi benim için Kazım'a merhaba diyebilmek, onu canlı dinleyebilmek, şarkılarına eşlik edebilmek. Ama aramıza girmişti bir bela işte. Onu bizden aldı.

Ölüm, adın kalleş olsun!

Ve Çernobil... Ve o aptal bürokratlar... Sizleri nasıl unuturuz? Hala sıkılı yumruğumuzda, sıkılı dişlerimizdedir size nefretimiz. Dalıp gitmelerimizdeki öfke nöbetlerimizde boğarız sizi. Kötüler yaşadı, iyiler öldü bir kez daha öyle mi? Nasıl kabullenelim?

En son Karadeniz Sahil Yolu için mücadele vermişti Kazım. Doğal plajların oluşumu için binlerce yıl gerekirken, Karadeniz'e bu nankörlüğü yapmayalım demişti. Mücadelen ışık oldu halklara. Bazı şeyler değişti. Bazı şeyler daha kötüye gitti yokluğunda. İyi mi oldu kötü mü bilmiyoruz ama duruşunla milyonlara örnek oldun, umut oldun. Şimdi yaşasaydı belki daha çok kahrolacaktı Karadeniz'deki HES istilası ya da Yeşil Yol projeleri veya doğaya karşı madencilik ayıpları karşısında... Daha çok kahrolmana göz yumabilir miydik?

Memleketimden çıkan en düzgün adam. Seni daha hangi güzel sözcükle anabilir, tanımlayabiliriz? Şarkılarla geçtin aramızdan. Aşk olsun sana ve seni bizden biraz biraz koparan her ne varsa. Toprağın yüzü söz konusu sen olunca soğuk çıkmadı. Unutulmadın, unutulmayacaksın da. Mücadelen yaşıyor, nefes alıyor. Kulağa gelen her tınında yeryüzüne biraz daha yaklaşıyorsun. Tam da aramızdasın Cumaşkimi,

Skani gza vorert.
Kazım Koyuncu.
#KazımKoyuncu



3 Haziran 2016 Cuma

3 Haziran 63 / Nazım'a özlemle

"üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
'mutlu aşk yoktur'
bilirsin..."

Diyordu Turgut Uyar "Sibernetik"inde; "mutlu aşk yoktur."

Nazım Hikmet ise karısı Piraye'ye şöyle yazıyordu mektuplarının birinde: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin’in inkılâbı ve inkılâbın Marx’ı sevdiği kadar..."

Yine o mektupların birinde; "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum."

Oysa öyle olmadı. Kavuştular; fakat ne oldu ise ayrıldılar. 

Adını kol saatinin kayışına tırnağı ile kazıdığı Piraye ile, 17 yıl boyunca mektuplaşır Nazım Hikmet. 518 mektup... Daha sonra, dayısının kızı Münevver'e, en sonda Vera'ya aşık olur ve Vera'nın kollarında ölür.

Böyle bir aşk biterse her aşk bitebilir demeden edemiyor tabi insan mektuplara baktıkça. Ancak aşkın tek bir tanımı yok ki. Yeryüzünde kaç yürek atıyorsa, eğer ki sevmeyi bile beceremeyen bir kalpsiz değilse insan, o kadar tanım çıkar. Kimi aşka aşık, kimi gerçek aşık. Kiminin harcı değil kimi farkında. Her biri bir seviş şekli, hikayesini yaşar. Günü gelir aldatılır, canı yanar; öfkelenir. Ama ne olursa olsun, acının/nefretinin gölgesinde zaman omuz verir, örter üzerini geçmiş sevişlerin. Soğutulursun. 

"Herkese selam, sana hasret"

Ve Nazım'ın birçok mektubunun sonuna yazdığı not bu. Bir mektubunda şunu diyor Piraye'ye: 

"Sen benim gözlerimin içine bakarak bir kere olsun seni seviyorum dememişsindir. Ben, her yerde, her zaman, yaldızlı bir denizin üstünde, çam ağaçlı bir balkonda olsun, karanlık, yalnız senin gözlerinin ışıltısını gördüğüm ılık bir odada, bir hapishanenin görüşme yerinde olsun, mektupla olsun, mektupsuz olsun, nesirle olsun, şiirle olsun, içimden her gelişte sana, seni seviyorum, demişimdir."

Nazım buna sitem der miydi bilmiyorum ama bal gibi de bir sitemdir bu sevgiliye. Daha yüksek perdeden haykırılmak istenen, fakat ancak bir mektup pasajında araya sıkıştırabildiği. Çünkü o seviyor, aşkından emin; fakat kadın bir kez daha bir adım gerisinde sevginin. 

"Pişman değilim yaşadıklarımdan, 
Öfkem belki de yaşayamadıklarımdan."

Büyük ustaya özlem ve saygıyla. 




31 Mayıs 2016 Salı

Yeniden özgürlüğe



"Küçükken hepimiz bisiklet sürerdik. Büyüyünce korkaklar arabalara kapandı. Cesurlar iki tekeri bırakmadı."

Bisikletle ilgili bir şeyler yazmak istedim ama yıllar sonra iki tekere dönüşün mutluluğunu kelimelere nasıl dökeceğim, inanın bilemiyorum. Hemen şu an yazmaktan vazgeçip bir noktaya dalıp sağa sola pedalladığımı düşünmek o kadar cazip geliyor ki. Bir gladyatör düşünün arenaya çıkmış, kalabalığın da coşkusuyla heyecan içinde...

Öncelikle bisiklet her dönem bir tutku olarak hayatımızda olacak sanıyorum. Çocukluğumu bir an olsun bisikletsiz düşünemiyorum mesela ben. O döneme ait birçok iyi-kötü anılarım iki tekerin üzerinde yaşandı. Pedallayarak gittik yazın kavurucu sıcağında serinlemek için Urla Siteler'e, Çeşmealtı'na. En dik yokuşlardan korka korka ama hızımızı kesmeden iki tekerle indik, rüzgarı keşfettik. Patlayan iç lastiğimizi evdeki kaşıklarla tekerden söktüğümüz anlar oldu, bu yüzden anneden eğilip bükülen kaşıklar için fırça yedik. (Bazen terlik) Fren papuçlarımızın aşınması yeni bir papuç ihtiyacını doğuruyor, harçlığımız yetişmezse ayakkabımızı fren papucu olarak kullanırdık. Bu nedenleydi ayakkabımızın ortadan erken aşınması. Çevrede içilip kırılmış bir şişe görsek anlam veremezdik şu büyüklerin yaptığına. Lastiğimizin patlaması başımıza gelebilecek en büyük felaketti.

Ve gün geliyor bisiklete yüz çeviriyor insan. Büyüyor çünkü! Uzun yıllar sürecek bisikletten kopuş başlıyor böylece. Annenin yer açılsın diye bisikleti hurdacıya verme girişimleri, bisikleti en azından komşunun çocuğuna vermeyle sona eriyor. Bisikletten kurtulan balkon yıkanıyor, yeniden kamuya açılıyor. Yıllar geçiyor. Sağda solda gördüğün bisikletlilere gıptayla bakıyorsun, özeniyorsun. Sanırım özledim diyorsun ama özlemin henüz seni derhal harekete geçirecek boyutta değil. Başka işlerin var çünkü. (Çok gerekli işler)

Ardından gün gelip bisiklet özlemi dayanılmaz bir hal aldığında, bir günde karar verip soluğu bisikletçide alıyorsun. Seçiyorsun bisikletini ve ilk günden, antrenmansız-kondisyonsuz km'lerce bisikletçiden eve pedallayarak gitmeye çalışıyorsun. Aşk bu ya, kesilir miyim, bacaklarım dayanır mı diye düşünmüyorsun. Çocukluğuna park ettiğin bisiklet sürüşlerine yaşın da verdiği handikapla alışmakta güçlük çekiyorsun. Kesiliyorsun, bacaklarını hissetmiyorsun. Ertesi gün yaşayacağın kısmi felçli halin hoşuna gitmiyor belki, adımlarını zor atıyorsun ama kızamıyorsun. Üzerinde bıraktığı yorgunluğundan öpmek istiyorsun. Ve biraz biraz daha alışınca bisiklete, keşfetmenin bir numaralı aracı olduğunu anlıyorsun. Tamamen özgür olabilmenin bisiklet üzerindeyken mümkün olabildiğine tanıklık ediyorsun. Adrenalinin, heyecanın, tutkuların tekere karışıyor, oradan da üzerinden geçtiğin yollara. Yeryüzüyle bütün oluyorsun, hem de sıfır karbon salınımsız.

Yeniden özgürlüğe pedallıyorsun.

Dolayısıyla bisiklet güzeldir. Özellikle yeniden dönüş yapmayı düşünenler; Artık ertelemeyin.